Aleviler,Türksolu ve ergenekon

Posted on Ağustos 4, 2008. Filed under: Alevilik Hakkında Yazılanlar | Tags: , |

Not: Bugün Taraf Gazetesi’nde yayınlanacak yazının eksiksiz hali

Haftaiçi açıklanan Ergenekon terör örgütü iddianamesinde Gazi mahallesi katliamının da bulunduğu belirtildi.12 Mart 1995 tarihinde vuku bulan Gazi katliamı,2 gün süren olaylara da neden olmuştu.Bu hadisede Alevi toplumunun toplandığı kahvelerden biri taranmış,çok sayıda insan katledilmişti.Öte yandan zenciyi zenciye kırdırtmak politikasıyla Alevi gençlerinin Gazi mahallesi etrafındaki Sünni yurttaşların evlerine ve işyerlerine saldırmasını ve bir toplumsal çatışma çıkmasını dört gözle bekleyenler umduğunu bulamamıştı.Alevi toplumu için Gazi katliamı benzer nitelikteki beşinci katliamdı (Maraş,Çorum,Malatya,Sivas)ve zaman içinde Aleviler hangi kuvvetin hangi zihniyetle kendilerine yöneldiğini çok iyi içselleştirmişlerdi.O sebeple,kahve taranması olduğu andan itibaren bu iç bilgi ve sezgiyle Alevi toplumu tepkilerini devlet gücünü temsil eden güvenlik kuvvetlerine yani doğrudan devlet zihniyetine yönelttiler.Gazi olayları diye anılan o 3 gün içinde yaşananlar da güvenlik güçleriyle Alevi-Kızılbaş gençleri arasındaydı.Bu arada belirtmek gerekir ki Gazi olaylarında yaşananların Kürt ve PKK bağlamında yaşandığına ilişkin bir dezenformasyon toplumda son derece yaygın.Böyle bir yanlış bilgi var.Bu konuyla biraz da olsa ilgilenen herkesin de bildiği gibi o mahalle çoğunluk olarak Türk Alevilerinin yaşadığı bir mahalledir.

90lardaki arkaplan

Gazi katliamında hesaplanan tezgah,bu alçakça katliam sonucu Alevi gençlerinin misilleme olarak Sünni ev ve işyerlerine saldırması,ardından Sünni kesimden karşı-misilleme gelmesi ve İstanbul gibi bir metropol merkezinde adım adım genişleyen bir iç çatışmanın çıkmasıydı.Böyle bir çatışma ortamıyla destabilizasyon yaratılacak ve sonrasında da olağanüstü önlemlerin alınması kamuoyunca meşru görülecekti.Ayrıca laik-İslamcı gerginliği de,Alevi-Sünni hattı üzerinden daha da alevlenecekti.Yükselen İslami harekete karşı Alevileri bu sözde laik kampın öncü gücü yapmak amaçlı bu zihniyet Madımak katliamında tam olarak istediği sonucu almıştı.1993 konjonktüründe farklı kesimlerden gelenlerin ortak vicdani noktalarda buluşabilmesi gibi bir ortam hem toplumsal bazda hem de aydınlar bazında yaşanıyordu…1993 senesi,bu ülkenin cumhurbaşkanının Kemalizme çok ciddi eleştiriler yöneltildiği bir panelin oturum başkanı olabildiği,bu eleştirilerin her kesim bazında doğallaştığı,Kürt meselesi,din politikaları,federal bir idari modele geçiş,70. yaşına basan cumhuriyetin yapısının dönüşümü gibi bağlamlarda her tür önerinin hiç sansürlenmeden rahatça konuşulabildiği bir sene olarak başlamış ve tam tersi istikamette statükonun kendini çok güçlendirdiği,herkesin fikirlerini söylemekten çekindiği,ortak zeminlerde biraraya gelen farklı toplumsal kesimlerin birbirinden iyice uzaklaşmak zorunda kaldığı,yeniden 80 öncesi benzeri kamplaşmaların alevlendiği bir sene olarak bitmişti.İşte bugünlerde tasfiye olma korkusunda olan Ergenekon zihniyeti,o yıl kendi pozisyonu itibariyle çok başarılı olmuş,Taraf’ın hergün manşetlerinde bir başka boyutunu açıkladığı iğrenç ve ahlaksız yöntemleriyle bir kaos ortamını yaratabilmiş,yenilik ve değişim arzusundaki geniş toplumsal kesimleri korkutarak sindirebilmiş ve o süreçte sistemin adım adım militerleşmesini mümkün kılabilmişti…Diğer yandan 28 Şubat 97 harekatınının zemini de 93 yılından itibaren operasyonel olarak oluşturulmaya başlanmıştır.Dönemin DYP-SHP hükümeti ve özellikle başbakan Çiller ise bu adım adım militerleşen ortamının yaratılmasını engellemek bir yana fiilen buna çanak tutmuştur.Özal’ın ölümü sonrası dönemde Çiller’in hükümetleri askeri bürokrasinin tüm siyasal sistemi adım adım vesayet altına almasını desteklemiş ve sonra kendi yarattığı ortamın 28 Şubat darbesiyle de kurbanı olmuştur.Yeniden Türk siyasi hayatına döneceği konuşulan Çiller bu dönemden ders alarak ve derin bir özeleştiri yaparak mı dönecek,yoksa Mesut Yılmaz benzeri sistemin AKP’ye yüklenmesi karşısında devletle uyumlu sağ iktidar alternatifi mi olmak isteyecek göreceğiz.

Gerçekten de 1993-96 dönemi, hukuksuz ve ahlaksız uygulamaların yargısız infazların,cinayetlerin,bombaların sürekli ve olağan hale geldiği tam anlamıyla bir Ergenekon devletinin hayata geçtiği dönemdir.Bu sürekli hale gelmiş cinayetler ve provakasyonlar silsilesi Susurluk skandalı sonrası durulmuş ve tam o konjonktürde toplumun Susurluk’a yönelmiş haklı öfkesi Refahyol hükümetine yönelik tepki yönünde dönüştürülerek bu mesele de örtbas edilmiştir.Ardından da 28 Şubat ara rejimi gelmiştir.Hukukun üstünlüğünün değil üstünlerinin hukuku anlayışının sistemleşmesi döngüsü böyle bir fiili askeri müdahale rejimiyle tamamlanmıştır. Yani Türk devlet zihniyeti 90′larda temel tüm hedeflerine ulaşmıştır diyebiliriz.Burada bir tek istisna olarak Sivas ve Gazi katliamlarıyla bu toplumun çatışma potansiyeli anlamında en zayıf noktası olan Alevi-Sünni bağlamını zikredebiliriz.Türkiye Alevi toplumu 90lar ortamında Reha Çamuroğlu’nun tabiriyle;Bin yıllık acılı Alevi geleneğinden gelen toplumsal kamplaşmanın muhtemel sonuçları konusunda emsalsiz bir deneyim birikimiyle bilgece davranmasını bilmiş,acıyı bal eyleyerek destabilizasyon senaryolarının gönüllü aktörü olmama iradelerini göstermiştir.Bugün Ergenekon denilen Türk derin yapılanmasının zihniyetinin Kürt milliyetçisi versiyonunu örnekleyen,Erkan Şen ve İdris Kardaş gibi genç kuşak Kürt aydınlarının tabiriyle “Kürt Kemalizmi” zihniyetine sahip PKK hareketi de Madımak katliamı sonrası ortamı fırsat bilmiş,Marksist-Leninist TİKKO ile ortak biçimde Sivas’a misilleme amaçlı Başbağlar katliamını gerçekleştirerek Alevileri kendi saflarına çekme çabasına girişmiştir.Ancak Aleviler bu konuda da sağduyulu davranarak bu oyuna da gelmemişler ve bu olay sonrası net “Sivas’ın intikamı” gibi sunulmak istenen bu alçak katliamı tüm Alevi örgütleri şiddetle net bir dille kınamışlardır.Fakat laik-İslamcı kutuplaştırma stratejisinde Alevilerin üzerinde devlet zihniyetinin operasyonel bir başarı gösterdiği de ortadadır.Bu başarı da bu bahsettiğim derin provakasyonlar kadar,İslami kesimin aktörlerinin 90lar konjonktüründe bu yaşananlara ısrarla duyarsız kalmasının,Madımak’ta insanların diri diri yakılması hadisesini bile katliam değil de “Sivas olayları” diye anmak gibi ahlaki bir yanlış içinde olmalarının da payı büyük.2000lerde İslami kesimde bu konuda da bir değişim var,birçok akil ve vicdanlı insan Alevilerle Sünni dindarların devlet gözündeki konumu bakımından kaderlerinin ortak olduğunu artık görüyor,ortak bir vicdani zemin arayışı içindeler fakat bu sefer de Alevi aydınlarının ve kurumlarının istisnalar hariç rijid bir tavır içinde olabildiğini görüyoruz.Kürt meselesinde artık bu toplum gerçekten bir vicdan ittifakı noktasına yaklaştı.İslami kesim hatta milliyetçi kesim içinden Kürt meselesinde en devlet diliyle konuşan gruplar ve kişiler bile artık sivil,özgürlükçü ve demokrat bir çözüm zemininde ittifak edebiliyorlar.Abant platformunun Kürt sorununu konuştuğu toplantı sonrası açıklanan sonuç metni şu an yakaladığımız olumlu seviyeyi göstermesi açısından güzel bir örnekti.Abant’ın sonuç metni öyle hem devlete selam çakalım hem de demokrat gibi duralım tonunda olmayan net öneriler sunan açık,içten ve vicdan merkezli bir metindi.15 sene evvel bambaşka konumlarda olan aydınların bile net ve cesur duruşları,yaşadıları bu ahlaki dönüşüm Türkiye adına umut vericiydi.Alevi meselesinde bu ittifak noktasından maalesef uzağız.Bu uzaklık nasıl aşılabilir,bunu başka yazılarda da işleyeceğim ama şimdi Ergenekon bağlamına döneyim…

Türk solunun Ergenekonu

Bu terör çetesi kendine Ergenekon adını takmış diye biz de öyle diyoruz ama başka zamanlarda da başka isimler almış,kendini farklı adlandırmış bir yapılanma bu.Bu yapılanma zaman içinde hangi aktörlerle çalışmıştır,ne yönde,kime karşı,nasıl eylemler gerçekleştirmiştir,bunu zamanla hem hukuki soruşturma bağlamında hem de işin sonuna kadar gitmekten çekinmeyecek titiz gazetecilik araştırmalarıyla umarım öğrenebiliriz.Kamuoyunda kimin nerde,ne zaman,ne yaptığı konusunun belirsizliği ve dellilendirilemeyeceği öne sürülerek suyu bulandırmaya çalışan çok sayıda kişi ve kurum var.Maalesef bu yönde davrananlara kendine özgürlükçü-sol diyen kimi kesimler de dahiller.Saçmasapan obsesyonları ve ideolojik körlükleri sebebiyle bu olayı iki tarafın kapışması gibi görmekten ne çekiniyor ne de utanıyorlar.Ergenekon sürecini hafifsetebilecek tavırların içindeler.Ben tabii buna şaşırmış değilim.Aynı aktörlerin 27 Nisan muhtırası sonrası göçmelerine,”Ne şeriat,ne darbe” gibi kaypak tavırlar içine girmelerine de şaşırmamıştım.Türk solunun özündeki zihinsel ve vicdani problemlere bu sütunlarda 68 tartışmaları vesilesiyle de epey işaret ettim.Hele ki bu Ergenekon yapılanması,Chavez gibi sol/sosyalist niteliği belirgin bir darbe girişimi yapma amacında olsaydı bu destabilizasyon planları “emekçi halktan yana sosyalist bir rejim” için olsaydı,bu “ne Ergenekon ne AKP” gibi kamuflaj laflarını da duymazdık,böyle kutsal bir amaç için her türlü şeyin yapılabilmesini meşru görecek Ergenekon yandaşı özgürlükçü-sol’u o zaman net biçimde görürdük,buna kimsenin kuşkusu olmasın.Ayrıca Halil Berktay Türk solunun da ötesinde evrensel seviyede örnekleyerek sol/sosyalist pozisyonun temelinden kaynaklanan sakatlıkları Taraf’daki sütununda sistematik olarak tasvir ediyor.O yazılar da dikkatle okunmalı.İşte o problemler ve sakatlıklar böyle kriz anlarında daha da berraklaşıyor ve Türk solu istisnalar haricinde her zaman olduğu gibi yine egemen zihniyete hizmet etmek işlevini görüyor.Geçmişte çok ciddi acılar çekmiş bir insan malzemesinin,o acıları mümkün kılan zihniyete halen ve halen hizmet eden tavırlar içinde olması hem çok trajik ve üzücü,hem de çok aptalca ve ahmakça.Ama neyse ki bu konu özelinde geçmişten ders çıkarabilmiş bir Türk sosyalisti şu an meclisde milletvekili.Ufuk Uras son dönem performansıyla bu ülkenin basiret ve sağduyu sahibi tüm insanlarının sevgisini kazanıyor.Hem Ergenekon soruşturması hem de darbe günlükleriyle açığa çıkan iddialar bağlamında çok samimi bir çaba veriyor.Uras zamanında “Ne Refahyol,ne hazırol” gibi yanlış bir sloganı benimsemiş ve Susurluk’un örtbas edilmesi yönündeki iradenin tam da arzuladığı bir şekilde davranmıştı.Bugün birçok fikirdaşıyla aynı hataya düşmemesi gerçekten takdir edilesi bir durum.Bu araştırma talebinin AKP tarafından zerre destek görmemesi de ayrı bir problem.İşte AKP bu türden birçok siyasi dirayet hatalarını yapabilen bir parti fakat bu dirayet hatalarıyla kendince belirledikleri milli menfatler uğruna ülkenin geleceğini karartacak planları yapan silahlı bir çete zihniyetini aynı kefeye koymak affedilebilir bir tutum değil.Neyse ki Ufuk Uras bu körlükte ve ideolojik saplanmışlıkta değil,o açıdan hakkını teslim etmek gerekir.

Zihniyet meselesi

Dahası fiili örgüt isimleri,yönetim şemaları,kimin kimi vurduğu,kime vurdurduğu,yakalanan bombaları falan bir yana koyalım.Bu somut bulgular özelinde konuşma zemini konuyu saptırmak isteyen birçok insanın eline koz veriyor.”O mu yaptı,bu mu yaptı somut delil var mı,Ergenekon ismi efsane mi gerçek mi,daha iddianame belli değil” lafları edilirken özsel boyut gözlerden kaçırılıyor…Soru şudur:Bu ülkede “milli menfaatler” gereği, “devletin bekası” gereği yada şu yada bu sebeple devletin kendi içindeki derin bir yapılanma aracılığıyla gerektiğinde hukukdışına çıkan eylemler yapabilmesini meşru görüyormuyuz? Örnek bir olay olarak Behçet Cantürk cinayeti meselesinde soru zaten Türk derin yapılanmasının bu cinayeti işleyip işlemediği değildir.Hangi görüşte olursa olsun bu konuyu biraz bilen herkesin kafasında bu sorunun cevabı nettir.Mesele bu infazın meşru görülüp görülmemesi meselesidir.Dürüst bir şekilde itiraf edersek bir sürü insan,kesim,grup bunu halen meşru görüyor.Bu yapılmasaydı bazı şeyler durdurulamayacaktı,ülke bölünecekti diyor,Cantürk bir uyuşturucu tüccarıydı ve hukuk yoluyla engellenemiyordu diyor,bunlar yapılmak zorundaydı diyor…Ben böyle diyenlere de direkt yüklenilmemesi gerektiği kanaatindeyim.Çünkü böyle bir “siyaseten doğru” ortamı yaratınca insanlar riyaya yöneliyor.O riya da işte yukarıda bahsettiğim somut bulgular üzerinden daha sürecin başında olmamızın da göreli avantajıyla onları suyu bulandırmak yoluna  itiyor.Dürüstçe ve içten konuşalım,kimse öncül olarak kimseyi kınamasın herşey saklanmadan açıkça söylensin ve diyalog olacaksa öyle başlasın.Olay temelde bir zihniyet meselesidir.Ergenekon ismi de önemli değildir.Mesele birtakım kutsal kabul edilen hedefler,davalar uğruna somut kanıyla canıyla insanların feda edilip edilemeyeceği meselesidir.Hiçbir şart ve koşulda edilemez diyebilen bu toplumda kaç insan vardır? Ergenekon denilen bu yapılanmaya karşı çıkarken bile kafasındaki kutsal uğruna Ergenekon benzeri yöntemlere onay verecek kaç muhalif vardır bu ülkede?

Ortada bir Türk devlet zihniyeti var.İster ergenekon deyin ister başka şey,bu zihniyet kendi kontrolünde bir derin yapılanmaya ideolojik yapısı gereği ihtiyaç duyan bir zihniyet.Dolayısıyla Türk derin yapılanması,Türk devlet zihniyetinin yeraltı örgütlenmesi boyutunda tezahüründen başka birşey değildir.Bu yapılanma konjontür gereği her fikir ve gruptan adamı da bünyesine katar,istifade eder sonra da yeri gelirse infaz eder,bunu da bu zamana kadar “başarılı” şekilde yaptığı açık.Aslında bu zihniyet bugüne kadar başarısını kendine sözde muhalf olan grupların en az kendi kadar insansız ve ahlaksız bir bakışaçısına sahip olması nedeniyle sürdürdü…Başarısını sürdürüp sürdüremeyeceği de onun karşısında yer alanların alternatif Ergenekon zihniyetinde olmayıp,gerçek anlamıyla bir insanlık ve vicdan zemininde olup olmamalarına bağlı…

kaynak

Make a Comment

Make A Comment: ( None so far )

blockquote and a tags work here.

Liked it here?
Why not try sites on the blogroll...